25 Kasım 2009 Çarşamba

AYRILIKLAR EBEDİ BERABERLİĞİN MÜJDELERİ ASLINDA..HAKİKİ ANLAMDA FİRAK YOK

Her veda bir adım daha sana gelmekmiş, ayrılıklar yeni doğuşlara gebeymiş, her yol bitişi zannedilen nokta sana dönüşün bir nişanesiymiş. Oysa yolun başında veda ile sözlenmiş, ayrılıkla nişanlanmış, düğün olarak ithaf edilen vuslata böylece varmıştık. İlk veda sözümüzdü, “Elestü birabbiküm” kelamına verilen “Belâ” yanıtı, bu yanıt ki, bir nevi ruhlar âlemine veda edip, müthiş bir intizamla donatılmış rahim köşküne kısa bir süreliğine misafirliğe sürükleyendi, aciz varlığımızı. Sayılı her gün yeni bir vedayı büyütür derinliklerinde, beklenen gün gelir ve ufukta yeni bir veda bekler bizleri. Bu veda ömür hikâyesinin üçüncü sayfası dünyanın koynuna salar, tüm varlığımızı.
Belki de vedaların yorgunluğunu en çok hissettiğimiz limandır, dünya hayatımız. Onca yaşanılana şahit olmuştur, her ayrılığın adımını sinesine kazımıştır titizlikle. Dünya semasından her daim veda yağmurları yağmış olsa da, rahmeti ve bereketi bizim yüreklerimizde hep senin iklimini yeşertti. Veda ettik bebekliğimizin sevimliliğine, veda ettik çocukluk muzipliğimize, veda ettik gençlik heveslerimize, veda ettik erişkinliğin sorumluklarına, veda ettik yaşlılığın yorgunluğuna gün geldi. Her veda hüznün rengi olsa da, başka bir baharında habercisi oldu. Her vaktin üzerine çöken veda seherinin ardından, muhakkak bir vuslat güneşi doğdu.

Vedalar ki, varlık tülünün aralanış sebebi, vedalar ki, hayat yolculuğunun kaldırım taşları, vedalar ufukta açılan yeni kapılar, veda eşittir yeni doğuşlar. Her veda’nın hüzün rüzgârı savursa da varlığımızı, acıtsa da yürek derinliklerini, ya da umutsuzluğa bürüse de bir anlığına hayallerimizi, her seferinde kapına bıraktı, biçare varlığımızı, kâh yorgun, kâh çaresiz, kâh umutsuz ama her ne olursa olsun senin kapına ulaştırdı bizleri.

Veda eder hazan yaprağına, baharda gülde seni bulalım diye, veda eder kış soğuğa, yazda senin şefkatinin sıcaklığına bürünelim diye, veda eder bulut yağmura, toprağın bağrından ikram ettiklerine şükredelim diye, veda eder gün geceye, koynunda sakladığım seni çıkarmak adına. Veda eder bülbül güle, güle olan sevdasını değil Onu yaratana olan hayranlığını anlatmak için. Veda eder çöller yağmura sen sen diye kavrulmak adına. Veda eder rüzgârlar sensiz iklimlere. Veda eder sevdalılar cismani sevdalarına, yürekteki hakiki sevdana kavuşmak için. Veda eder her varlık, bir önceki suretine yeniden seninle var olmak adına. Kâinat her vedanın ardından el sallarken, her yeni doğuşa da kucak açmakta.

Velhasıl gün gelir bu fani dünyaya yapılan son veda da sana kavuşmaya atılmış koca bir adım oluverir. Veda ile yıkanmış koca bir hikâye haşir sabahıyla ebedi bir vuslatı bağrında yeşertir. Her veda biraz hüzün, bir tutam burukluk, bir nebzede özlem bıraksa da üzerimize, her kaybettiğim dediğimiz, bitti dediğimiz, sonların şarkılarını ezberlediğimiz bir zaman da “ben buradayım” sözünü fısıldadı ruhlarımıza. Vadenin yalnızlığa sürükleyen koylarında dolaşırken, şah damarından daha da yakınlarda birinin varlığı serinletti, ayrılığın kavurucu ateşiyle tutuşmuş benliğimizi. Belki her veda da bir şeyler bırakı verdi ellerimizi, ama sen hep yeni başlangıçlarla, sana kavuşmakla süsledin ezeli ve ebedi düşlerimizi…

Varsın vedalara teslim olsun bu gönül, her veda sana bir adım daha kavuşmakmış ya…

Ilknur Doğanay

KURBANIN ÖNEMİ HAKKINDA YAZIYI OKUYALIM...

Kurban kesmek kimlere vaciptir?

Yaklaşan Kurban Bayramı münasebetiyle mü’minler, vaziyetlerini mutlaka bir gözden geçirmeli... Kurban kesip kesemeyeceği hususunu netliğe kavuşturmalıdır. Elbette kurbanı zengin Müslümanlar kesecektir; ancak, bu zenginliğin ölçüsü nedir? Bunu bilmemiz lâzım.

Kurban kesmek; kurban bayramı günlerinde hür, mukim (seferî olmayan), akıllı ve büluğ çağına erişmiş, Müslüman ve aslî ihtiyaçları ile borçlarından başka –üreyen olsun olmasın– en az 200 dirhem (560 gr.) gümüş veya yaklaşık 85 gram altın ya da bunun değerinde paraya yahut mala sahip bulunan kimselere yani sadaka-i fıtır vermekle mükellef bulunanlara vaciptir. Zekâtta olduğu gibi bunun üzerinden belirli bir zaman geçmiş olması gerekmez. Bu miktarın sadece kurban günlerinde elde bulunması yeterli görülür. Bir başka ifadeyle; kurban için zenginin serveti üzerinden sene geçmesi şart değildir. Bayramın üç gününden birinde kurban kesecek maddî imkân eline geçen Müslümana, hemen o gün kurban kesmek vâcip olur. Zekâtla kurban arasındaki farklardan biri budur. Aslında bu mevzuda sözü uzatmaya gerek yok. Kısaca diyebiliriz ki; borcu olmayan bir mü’min, kurban kesmesi hâlinde geçimine bir sıkıntı gelmeyecek, normal ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmayacaksa, kurban kesmeli... Hem kendi âile fertlerine, hem de etraftaki konu-komşuya ikrâmda bulunmalıdır. Şayet elinde fazladan imkân yoksa, ya da borçlu ise zaten kurbanla mükellef olmaz. Ama buna rağmen kıt-kanaat biriktirmek suretiyle elde ettiği mütevâzi imkânlarıyla kurban kesmek isterse, elbette ki kesebilir. Böylece çevresine fedâkârlık ve cömertlik örneği sergilemiş, imkân sahibi olduğu halde kurban kesmekten kaçınanları teşvik etmiş olur.

Unutulmamalıdır ki; iktisadî vaziyeti müsait olduğu halde kurban almaktan imtina‘ edenleri Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, “Bir kimse mâli bakımdan imkân bulur da kurban kesmezse, sakın bizim namazgâhımıza yaklaşmasın!” (Sünenü Ebî Dâvud ve Nesâî) buyurarak îkaz ve irşad etmişlerdir.

Görüldüğü üzere bu hadîs-i şerifte;

1. Kurban kesmeye gücü yeten kimsenin bunu terk etmesi hâlinde cemaatin (topluluğun) içine çıkamayacağı uyarısı ile, bu kötü örnekliğin cezasını tek başına kalarak çekmesi ihtar edilmektedir.

2. Hâl böyle olduğuna göre kurbanınızı kesin, namazgâha çıkın, din kardeşlerinizle müşterek sevincinizi paylaşın, ayrı duruma düşmeyin, yoksulları gözetin îkazına kulak verin denilmektedir.

Hanefî mezhebine göre kurban vâciptir. Kurban kesmekle mükellefiyet için İmâm-ı A‘zam ve İmam Ebû Yûsuf'a (rahımehümallâh) göre akıl ve bülüğ şart değildir. O bakımdan zengin olan çocuğun veya mecnunun malından velîsinin kurban kesmesi lâzımdır. Bu çocuk veya mecnun, o kurbanın etinden yer, geri kalanı da elbise gibi aynından istifade edecekleri bir şey ile değiştirilebilir. (Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. İst. 1985, s. 410)

Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîler’e göre ise sünnet-i müekkededir. Hanbelîler’e göre, ödeme imkânına sahip olan kimse, borç ederek de olsa, kurban parasını temin edebiliyorsa, kurban kesmeye muktedir sayılır. (el-Fıkhu ale’l-Mezâhibi’l-Erbaa)

Hanefîler’e göre aile içinde bulunan fertlerden mâli vaziyeti müsait olan herkesin kendi adına kurbanını kesmesi veya kestirmesi îcap eder. Yoksa bir evden bir kişinin kurban kesmesiyle borçtan kurtulmuş olmazlar.

Velhâsıl kurban ibâdeti; mü’min için Hak yolunda fedakârlığın bir alâmeti, Allah Teâlâ’nın verdiği nimete karşılık bir şükür ifadesidir. Bunun neticesi de, âhirette sevâba ve rızâ-i İlâhi’ye nâiliyet, dünyada ise bir takım felâket ve belâlardan korunup muhâfaza olunmaktır. Bu dünyevî ve uhrevî mükâfatlara kavuşabilmek için, kurbanımızı ihmâl etmememiz gerekiyor.

KURBANIN RÜKNÜ

Kurbanın rüknü; yani bu ibâdetin tam ve sahih (geçerli) olması için yerine getirilmesi gereken şart, kurbanlık hayvanı boğazlayıp kanını akıtmaktır. Bu olmadıkça kurban vecîbesi yerine getirilmiş olmaz.

Bu sebeple kurbanlık hayvanın, kesilmeksizin yoksullara tasadduk edilmesi câiz değildir. Fakat alınan kurbanlık hayvan, herhangi bir sebeple kesilemeden bayramın üçüncü günü güneş batmış olsa, artık bunun diri olarak tasadduk edilmesi gerekir. Çünkü kan akıtma işi, tasadduka intikal etmiş (dönüşmüş) olur. Bunun etinden sahibi yiyemez. (Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlmihâli, s. 414, md. 35)

HANGİ HAYVANLARDAN KURBAN KESİLEBİLİR?

Kurbanlar yalnız koyun, keçi, deve ve sığır cinsi hayvanlardan kesilebilir. Mandalar da sığır nev‘inden sayılır. Bunların erkekleri ile dişileri eşittir. Bununla birlikte koyun cinsinin erkeğini kurban etmek daha faziletlidir. Keçinin erkeği ile dişisi kıymetçe müsâvi olsalar, dişisini kurban etmek daha faziletlidir. Yine devenin veya sığırın erkeği ile dişisi et yahut kıymet bakımından aynı olurlarsa, dişisinin kurban kesilmesi daha faziletlidir. (el-Kâsânî, Bedâyiu’s-Sanayi‘, 5/69,80; el-Meydanî, el-Lübâb, 3/235; İbn-i Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, 5/226 vd.; Zeylâî, et-Tebyîn, 6/7; İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-Kadîr, 8/76; Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. s. 410)

Yaban sığırı, geyik gibi yabânî hayvanlar ile tavuk, horoz, kaz gibi evcil hayvanlar kurban edilemezler; tahrîmen mekruhtur. Yani bu hayvanlardan herhangi birini kurban niyetiyle kesen kişi, harama yakın bir çirkinlikte iş yapmış olur. Çünkü bunda, Mecûsîlere bir benzeyiş vardır. (Ö. N. Bilmen, B. İslâm İlm. s. 411)

Diğer yandan ne Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz’den ve ne ashâb-ı kiramdan bunların dışında bir hayvanı kurban ettiklerine dair bir haber de nakledilmemiş... Hele de balığın kurban edildiği garâbetine hiçbir devirde rastlanmamıştır.

Koyun ve keçi ya birer yaşını bitirmiş bulunmalı veya koyunlar altı aylık olduğu halde birer yaşında imiş gibi gösterişli olmalıdır. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki, “Koyun cinsinden kurban olarak cezea yeterlidir.” (İbn-i Mâce, Edâhî, 7; İ. Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/368)

“Cezea”, bir yaşını tamamlamış koyun mânâsına geldiği gibi, altı ayını doldurmuş, fakat bir yaşındaki koyunlar kadar gösterişli olan kuzuyu da ifade eder. Cezea; sığır nev‘inde üç, deve cinsinde beş yaşına basmış hayvan demektir. (eş-Şevkanî, Neylü’l-Evtâr, 4, 350) Bu sebeple deve en az beş yaşını, sığır iki yaşını bitirmiş olunca kurban edilebilir.

Bir koyun veya keçi yalnız bir kişi için kurban kesilebilir. Bir deve veya sığır ise birden yedi kişi adına kadar kesilebilir. Nitekim Hz. Câbir'den (r.a.) şöyle rivâyet edilmiştir: “Hudeybiye’de Resûlüllah (s.a.v.) ile birlikte kurban kestik. Deveyi de sığırı da yedi kişi için kestik.” (Müslim, Hacc, 352) Ancak ortaklardan her birinin Müslüman olup, bu hayvanın yedide birine mâlik bulunması ve kendi hissesini Allah rızâsı için kesecek olması şarttır.

KURBANIN HÜKMÜ

Kurban bayramında, Allâh’a yaklaşmak niyetiyle kurban kesmek, Hanefîler’e göre hür, mukim, Müslüman ve zengin olan kimselere vâciptir. Zenginden maksat; temel ihtiyaçları dışında üreyici olsun veya olmasın, nisap miktarı mal yahut paraya sahip olmaktır. Bu da fitre nisâbıyla aynı olup, üzerinden bir yıl geçmesi şartı da aranmaz. Yani bayram sabahı 200 dirhem (560 gram) gümüş veya bunun karşılığı olan para yahut ticaret malına sahip bulunan kimseye kurban kesmek vâcip olur.

Hanefîler’in, kurbanın vâcip oluşu hususunda dayandıkları deliller şunlardır: Kur’ân-ı Kerim’de, “Rabbin için namaz kıl, kurban kes” emri, amel bakımından “vücub” ifade eder. Çünkü sadece Resûlüllah (s.a.v.)’a mahsus olduğu belirtilmeyen emir, ümmetini de içine alır. Ancak âyette cemi‘ sîgasının bulunmayışı, delâlette zan meydana getirdiği için kurbanın hükmü farz değil, vâcip derecesindedir. Bu âyet-i kerimenin yanında diğer bazı hadîs-i şerifler de kurbanın bu hükmünü kuvvetlendirmektedir. Resûlüllah (s.a.v.), “Kurban kesiniz. Şüphesiz bu, babanız İbrâhim (a.s.)’in sünnetidir” (S. İbn-i Mâce, Edâhî, 3) buyurmuştur. Burada Peygamber Efendimiz, kurban kesmeyi emretmiştir. Mutlak emir sîgası ise, amel bakımından vâcibi ifade eder. Keza şu hadîs-i şerif de kurbanın vâcip olduğu hükmünü teyit eder: “Kim genişlik ve imkân bulur da kurban kesmezse, bizim namazgâhımıza yaklaşmasın.” (S. İbn-i Mâce, Edâhî, 2) Böyle bir tehdit, ancak vâcibin terki hâlinde bahis mevzuu olur. Diğer taraftan bazı hadîs-i şeriflerde, kurbanın ümmet için sünnet olduğunun belirtilmesi, vâcip oluşuna mâni teşkil etmez. Çünkü sünnet; yol, gidiş mânâlarına da gelir.

Kurban kesmek, Hanefîler’in dışındaki üç mezhebe göre müekked sünnettir. Gücü yetenin onu terketmesi mekruhtur. Şâfiîler’e göre, kurban kesmek, tek başına olan kimse hakkında aynî sünnettir. Eğer âile fertleri birden fazla ise kifâî sünnet olur. Dolayısıyla âile fertlerinden herhangi birisi bunu yerine getirecek olursa, hepsi için yeterli olur. (İbn Kudâme, el-Muğnî, 8, 617)

Şevkânî Muhammed bin Ali rahımehüllah (v. 1250/1834), kurbanın sünnet olduğunu kabul edenlerin dayandığı hadîs-i şeriflerin tenkidini yaptıktan sonra şöyle demektedir: Bu hadislerden hiç biri delil olarak ileriye sürülecek kuvvette değildir. (Neylü’l-Evtâr, 4, 341 vd.)

SEVÂBINI ÖLÜYE BAĞIŞLAMAK ÜZERE KESİLEN KURBAN

Hanefîlere göre bir kimse, kendi parasıyla alıp sevâbını ölmüş bir yakınına veya herhangi bir mü’min kardeşine bağışlamak üzere bayram günlerinde veya sair günlerde kurban kesebilir. Kişi, kestiği bu kurbanın etinden kendisi yiyebildiği gibi, başkalarına da verebilir. Zira kendi kurbanı gibi hüküm alır, sevabı da bağışlanana gider.

Fakat bir kimse vefât eden kişinin, irtihâlinden önceki emri ile, onun adına keseceği kurbanın etinden yiyemez. Zira bu, adak hükmündedir, kesen ve yakını yiyemez. Bunu tam olarak tasadduk etmesi gerekir. (İbn Âbidîn, Reddü’l-Muhtâr, V, 229)

Hâsılı, ebedî âleme göç etmiş mü’minler adına da kurban kesilebilir, sevâbı onlara bağışlanabilir. Bunun da bayram günü, yahut da öncesinde kesilmesi hususunda bir ayrı hüküm yoktur. Her zaman kesilebilir. Nitekim Hunneş (r.a.)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: “Hz. Ali'yi (r.a.) iki koç keserken gördüm ve ona, ‘Bunlar nedir?’ diye sordum. Hz. Ali, ‘Resûlüllah (s.a.v.) bana, kendisi için kurban kesmemi vasiyet etmişti; işte ben onları kesiyorum’ dedi.” (Ebû Dâvud, Sünen, Edâhî, 2)

Şâfiîlere göre, izni olmaksızın başkası adına kurban kesilemez. Vasiyet etmemişse, ölü adına da kurban kesilemez.

24 Kasım 2009 Salı

arabia salawat

ANNELERE ARMAĞAN OLSUN...

4-A SINAVDA

JAPINN KEREM EMİR...

ÇOCUKLARDA ALTINI ISLATMA PROBLEMİ

Gece alt ıslatan çocuklar alarmla iyileşiyor
Bebek Çocuk - Gelişim

Yeditepe Üniversitesi Hastanesi Çocuk Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Selami Sözübir, 5 yaş üstü çocuklarda sık görülen gece alt ıslatma sorununun çoğunlukla genetik nedenli olduğunu belirterek “Gerçek nedenin doğru tetkiklerle ortaya konması, ailenin tedaviye aktif katılımı ve tek başına veya bir ilaçla birlikte alarm kullanımı ile tedavide yüzde 85’lere varan başarı sağlıyoruz” diyor.

Gece alt ıslatma nasıl bir hastalıktır?

5 yaşın üzerindeki çocukların haftada en az iki kez olmak üzere gece uykusu sırasında farkında olmadan idrar yapmasına gece alt ıslatması diyoruz. Sağlıklı çocuklar da uyku öncesi aşırı sıvı aldıklarında gece idrar kaçırabilirler. Ancak, bu olayın bir rahatsızlık olarak düşünülüp tedavi etme kararının verilebilmesi için 3 ayda haftada 2 kereden fazla olması gerekmektedir. Gece altını ıslatma iki çeşittir. Baştan beri varsa birincil (primer) altını ıslatma, rahatsızlık sonradan ortaya çıkmışsa buna da ikincil (sekonder) altını ıslatma denir.

Ne kadar sıklıkla görülür?

Gece altını ıslatma çoğu zaman mesane (idrar torbası) gelişimindeki gecikmenin bir sonucudur. Bu nedenle de yaş ilerledikçe sıklığı azalır ve erkek çocuklarda kız çocuklara oranla daha sık görülür. 3 yaşındaki çocukların yüzde 40’ı altını ıslatırken bu oran 5 yaşında %20’ye ve 6 yaşında %10’a düşer.

Gece altını ıslatmanın nedenleri nelerdir?

Gece altını ıslatma büyük oranda genetik yatkınlığa dayanmaktadır. Anne ve babadan birisinde altını ıslatma öyküsü varsa çocukta %44, ikisinde birden varsa %77 oranında altını ıslatma sorunu yaşanmaktadır. Genel olarak psikolojik olayların sık görülen birincil gece altını ıslatma sorununa yol açmadığı gerçeği bu çocukların büyük çoğunluğunda bir ruhsal sorun aramaya gerek olmadığını ortaya koymuştur.
Gece altını ıslatan çocukların %3’ü civarındakilerde böbrek ve idrar yollarına ait doğuştan bozukluklar, böbrek hastalıkları, gizli bel kemikleri açıklıkları (spina bifida), şeker hastalığı, sara hastalığı, parazitler, besin alerjileri gibi bu duruma neden olan başka hastalıklar saptanmaktadır.

Gece altını ıslatan çocuklarda hangi aşamada hekime başvurmak gerekir?

Gece altını ıslatan çocuklarda aşağıdaki özellikler varsa en kısa zamanda ileri tetkik ve inceleme amacıyla uzman bir hekime başvurmaları gerekmektedir. Bu özellikler şunlardır:
- Gece altını ıslatma hiç altını ıslatmamış bir dönemden sonra ani olarak başladıysa,
- Gündüzde altını ıslatıyorsa,
- Kabızlık ya da kaka ile altının kirlenmesi de mevcutsa,
- İdrar yaparken ağrı duyuyorsa,
- Bir günde 7 den fazla sayıda idrara çıkıyorsa
- Tuvalete koşarak ya da son dakikada gidiyorsa,
- İşeme sayıları haftada 2 den fazla ve gecede 1 den fazla ise,
- Gece içinde işemesi az miktarda ancak fazla sayıda ise

Alt ıslatan çocuğa bez bağlamak doğru mudur?

Altını ıslatan çocuğa bez bağlamak çocuğun bu durumdan rahatsız olma durumunu ortadan kaldırır ve hiçbir zaman alt ıslatma bez bağlayarak ortadan kalkmaz.

Tedavi konusunda neler yapılıyor?

Gece altını ıslatan çocukların bir kısmı kendiliğinden düzelecektir ancak çocuğa ve aileye sıkıntı vermesi, çocuğun kendine güvenini azaltabilmesi, birlikte başka davranış ve duygulanım sorunlarının olabilmesi nedeniyle tedavi önerilmektedir. Tedaviye başlamadan önce uzman ve gece altını ıslatma konusunda tecrübeli bir hekim tarafından çocuğun detaylı fiziksel muayenesi yapılmalı, idrar kaçırmaya yol açabilecek diğer tüm nedenler gözden geçirilmelidir.
Tedavinin başarılı olmasının ilk şartı aile, çocuk ve hekim arasında tam bir iş birliğinin olmasıdır. Ana prensip çocuğa güven vererek suçluluk hissini ortadan kaldırma ve mümkünse olayı çocuğun sahiplenmesini sağlamaktır. Öncelikle denenmesi gereken çocuğun kendisinin veya ailesinin gece uyanmasına dönük programlardır. Önce çocukların kendiliğinden uyanması denenir, bu mümkün olmuyorsa ailenin çocuğu gece uyandırıp tuvalete gitmesini sağlayan program uygulanır. Ailenin desteği ile beraber motivasyon tedavisi ve ilaç tedavisi beraber uygulanırsa bu çocuklarda tedavide başarı oranı %70–80 bulmaktadır. İlaç tedavisinin en önemli dezavantajı ise tedavi kesildikten sonra rahatsızlığın yüksek oranda tekrar riski bulunmasıdır. Bu nedenle son yıllarda alarm ve ilaç tedavisinin birlikte kullanılması önerilmektedir. Alarm cihazları çocuk idrar kaçırmaya başlar başlamaz çocuğu uyandırarak, mesanesini kontrol etmesine yardımcı olan araçlardır. Alarm tedavisine de en az 3 ay devam etmek gerekmekte ve bu tedavi ile çocuklarda %85’lere varan iyileşme sağlanmaktadır. Alarm tedavisi sonunda tekrarlama riski ise oldukça düşüktür.

Bu yazıyı web sayfanızda alıntılayın | Yazdır

Yorumlar (5)

1. Yazan guleyargun 11-11-2009 10:31
benım kızım 4 yasında her uykuda altını ıslatıyor bazen gun ıcınde bıle her tuvaletı geldıgınde kacırdıgıda oluyor artık ne yapıcagımı bılemıyorum kızmıyorum ama nasıl tepkı vermem gerektıgını bılmıyorum kızım bır topluma gırdıgınde cok agresıf davranıyor gelen tepkılerle beraber hem kendıne hemde bana cok zarar verıyor nasıl davranıyım bılmıyorum yardımlarınızı ıstıyorum


2. Yazan Psikolog Gizem OZAN 01-09-2009 22:59
Alt ıslatma çok dikkat edilmesi gereken bir konu...
Ailelerin bu durumu çocuğa fark ettirmeden dikkate almaları ve önce fizyolojik muayneleri yaptırmaları, önlem almaları gerekir.
Çocuklarda henüz sıkıntıları zihinselleştirme yolu ile dışa vurum gelişmemiştir. Bu yüzden de beden yolu ile bir problem olduğunu anlatmaya çalışırlar. Tikler, Tırnak yeme, Davranış problemleri gibi alt ıslatma da bu bedensel işaretlerdendir.

O zamanda mutlaka bir uzmana başvurmak gerekir.
Bez bağlamak çocuğun özgüvenini zedeler, bebeklik dönemindeki bakıma muhtaç olma durumunu tetikler.
Son günlerde reklamı yapılan Dry Nights tipi ürünler çocukların ruhsal gelişimi için çok çok zararlıdır.


3. Yazan dilego 17-08-2009 13:55
mrb benım kızımda 2006 dogumlu ama bız halen bezı cıkaramdık bırakın geceyı gunduz bıle cıkaramıyoruzm bu konuda yardımcı olabılrımısınız bana


4. Yazan eren yusuf 15-08-2009 22:04
benim oğlumda da aynı sorun var daha 4 yaşında ama bu beni çok üzüyor başta çok kızardım ama artık umursamıyorum bile hiç yapmamış gibi davranıyorum o da zaten ben yapmak istemiyorum yatağım ıslanmış diyo psikoloğa gittik birde bu sistemi deneyelim belki bir sorun vardır


5. Yazan eslemrana 13-08-2009 22:25
Bu yazıyı bu konudan muzdarip olan arkadaşlarıma göndereceğim.

22 Kasım 2009 Pazar

Tatil Çalışması

TATİL ÖDEVİ

1.Öncelikli olarak Cuma günü verilen ödevleri tamamlayalım.
2.Adım Adım Matematik 85-100 arasını tamamlamayanlar tamamlasın.100-115 arasını da yapmaya çalışalım.
3.Türkçe "Renkler Olmasaydı" metnin etkinliklerini yapalım.Ayrıca Türkçe defterimize "KURBAN BAYRAMI'nda yaşadıklarınızı anlatınız,yazınız...
4.Dilbilgisi 153-160 arası yapalım.
5.Karakter Eğitimi "Kurban" ile ilgili ayet ve hadisleri araştıralım.Okuyalım ve ailemize de anlatalım.Namaz Takip Çizelgesini NAMAZLARI kılmış bir şekilde dolduralım.Şimdiden KURBAN BAYRAMINIZ MÜBAREKOLSUN,DUALARINIZ İSE HER DAİM KABUL OLSUN... Sınıf Öğretmeni Halil Kahrıman

BAYRAM TATİLİ

Bursa'da okullar bayrama kadar tatil edildi
- Bursa Valisi Şahabettin Harput, ilköğretim okulları ve liselerin, özel okullar, dershaneler ve rehabilitasyon merkezlerini de kapsayacak şekilde 23-26 Kasım tarihleri arasında eğitime ara verildiğini bildirdi.

Bursa Valisi Şahabettin Harput, düzenlediği basın toplantısında, son günlerde H1N1 virüsü nedeniyle bir panik havası oluştuğunu, üst solunum yolları ve gribal enfeksiyon yüzünden çok sayıda vatandaşın hastanelere başvurduğunu söyledi.

Harput, ülke genelinde yaşanan sıkıntının, Bursa'yı da etkilediğine dikkati çekerek, şöyle konuştu:

"Başkanlığını yaptığım İl Hıfzıssıhha Kurulu, il genelindeki tüm ilk ve orta öğretim kurumlarının, salgının daha fazla yayılmasını önlemek ve eğitim-öğretimin daha fazla dengesizliğe uğramaması bakımından, özel okullar, özel okullar, dershaneler ve rehabilitasyon merkezlerini de kapsayacak şekilde gelecek hafta, 23 Kasım 2009 ile 26 Kasım tarihleri arasında, yani Kurban Bayramı öncesinde 3,5 gün süreyle tatil edilmelerine karar vermiştir."

Domuz gribinin iyi dinlenme, dengeli beslenme gibi önlemlerle atlatıldığını vurgulayan Harput, şöyle devam etti:

"Ancak son dönemlerde özellikle okullarda sıkıntı yaşanıyor. Devamsızlığın yüzde 11'in üzerinde olması önlem alma ihtiyacını gündeme getirdi. 3,5 günlük tatil kararını, salgının yayılmasını ve eğitimin dengesizliğini önlemek amacıyla aldık."

"Paniği gerektirecek bir durum yok" diyen Harput, domuz gribi olarak adlandırılan hastalığın normal gripten çok büyük bir farkının olmadığını, hatta normal gribin bir haftada, domuz gribinin ise 4 günlük bir tedavinin ardından atlatıldığını kaydetti.

Harput, bir gazetecinin, "Okullarda aşı uygulamasıyla ilgili velilerden 'olur' yazısı isteniyor. Velilerin aşıya karşı yaklaşımı nedir?" sorusu üzerine, "Bu konuyla ilgili net bir rakam verirsem yanıltmış olurum, ancak veliler aşıya pek sıcak bakmıyor. Aşıya 'olur' verenlerin oranı yüzde 25'lerde diyebilirim" yanıtını verdi.

Her gün tüketilen bir aspirinin bile birçok yan etkisinin olduğunu belirten Harput, "Sağlık Bakanlığı, aşının yapılmasını öneriyor. Biz de vatandaşlarımızı aşı yaptırmaları yönünde yönlendirmeye çalışıyoruz. Her ilacın mutlaka bir yan etkisi oluyor" değerlendirmesinde bulundu.

12 Kasım 2009 Perşembe

4-A SINIFI 1.ETKİNLİKLİ VELİ TOPLANTISI

13 KASIM ETKİNLİKLİ VELİ TOPLANTISI

Özel İlkgüneş İlköğretim Okulu 4-A sınıfı olarak etkinlikli toplantımızı 13 Kasım'da yapacağız.Bu toplantımızda öncelikli olarak yavrularımız etkinliklerini sunacaklar.Program şöyledir:
1.4-A sınıfı tüm öğrencileri "FEN VE TEKNOLOJİ" dersinde öğrendiklerini, yaptıkları iskelet modelleriyle aktaracaklar.Sonraki etkinliklerde öğrencilerimiz şiir okuyacak. SELMA ÖZTÜRK-SELVA NUR ONAL-NİSA PEKER birlikte,HÜSNA SAYGI,ZEYNEP SÜMEYRA BUDAK ise ayrı ayrı şiirlerini okuyacaklar. 29 Ekim kutlamalarına gelemeyen velilerimize şiirlerini sunacaklar..
2.Selma Hanım giriş konuşması yapacak.
3.Sınıf Öğretmeni Halil Kahrıman genel bir değerlendirme yapacak inşaAllah.
4.Başarı ve davranış durumlarını gösteren AYLIK KARNE dağıtılacak.
5.İstek ve önerilerle toplantı devam edecek..

2 Ekim 2009 Cuma

"Görmeden Gören Beyin"

12 Ağustos 2009 Çarşamba

YAT GEZİSİ HAKKINDA DUYURU...

İLKGÜNEŞ İLKÖĞRETİM OKULU

2.DÖNEM YAZ OKULUMUZ DEVAM EDİYOR.

YAYINLANAN DERGİMİZDE YAT GEZİSİYLE İLGİLİ DUYURU YAPACAĞIZ DEMİŞTİK.
BURSA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİNİN ÜCRETSİZ GEZİLERİ SEBEBİYLE YAT GEZİMİZ İPTAL OLMUŞTUR.TÜM İLGİLENENLERE DUYURULUR...

Harika çocuk
Yükleyen ardahan. -

22 Temmuz 2009 Çarşamba

26 Haziran 2009 Cuma

EY ALLAH'IM BENİ SENDEN AYIRMA İLAHİSİ

Ey Allahım beni senden ayırma
Beni Senin cemalinden ayırma

Seni sevmek benim dinim imanım
İlahi din-ü imandan ayırma

Şeyhim güldür ben onun arrısıyem
İlahi arıyı gülden ayırma

Balığın canı sularda gizlidir
İlahi balığı sudan ayırma

Eşrefzade Senin kemter kulundur
İlahi kulunu Senden ayırma

Eşrefzade Rumi

ALLAH-U ALLAH İLAHİSİ

Ömrün bitirmiş viranemiyem
Aklın yitirmiş divanemiyem

Allahu Allah Allahu Allah
Allahu Allah Allahu Allah

Kanat vururum, döner dururum
Yanar kurururm, pervanemiyem

Allahu Allah Allahu Allah
Allahu Allah Allahu Allah

Yaşlı gözlerim, tutmaz dizlerim
Yolun izlerim, mestanemiyem

Allahu Allah Allahu Allah
Allahu Allah Allahu Allah

GÜL YÜZÜNÜ İLAHİSİ

GÜL YÜZÜNÜ

Gül yüzünü rüyamızda
Görelim ya RESULALLAH
Gül bahçene dünyamızda
Girelim ya RESULALLAH

Sensin gönüller sultanı
Getirdin yüce Kur'anı
Uğruna tendeki canı
Verelim ya RESULALLAH

Aşkınla yaşarır gözler
Hasretinle yanar özler
Mubarek ravzana yüzler
Sürelim ya RESULALLAH

Veda edip masivaya
Yalvarıp yüce Mevlaya
Şefaat-i Mustafa'ya
Erelim ya RASULALLAH

YAZ OKULUNDA BERABERCE SÖYLENEBİLİR..

Talea 'l-bedru aleyna

Peygamber Efendimizin(sav) Mekke’den Medine’ye hicretinde Medine’nin yüksek hurma dallarında ufka bakan gözcülerin:

"geliyorlar... işte... Resulullah geliyor!"

müjdeleri üzerine aşka gelen şehir halkının ağzından dökülen ilahidir..şöyledir:


Talea 'l-bedru aleyna

taleal bedru aleyna
minseniyyeti-l veda'
vecebbeşşükrü aleyna
mâdeâ lillahi de'a

eyyühel meb'usu fîna
ci'te bilemril muta'
ci'te şerraftel medîne
merhaben yâ hayreda'

ente şemsun, ente bedrun
ente nûrun âlâ nûr
ente misbe hassüreyya
ya habîbi, ya rasul

kadle bisnâ sevbe izzin
ba'de esvâbı-rrika'
vereda'nâ sedye mecdin
ba'de ayyâm-iddeya'

kalet ehmâru-ddeyâcî
kulli erbâbil islâm
küllü men yetbe' muhammed
yenbağî en lâ yüdâm

veteâhednâ cemîen
yevme eksemne-l yemîn
lennehûne-l ahde yevmen
ve-ttehazne-ssadkadîn

lestü vallahi neziyyen
mâ yukasihi-l ibâd
meşheden yâ necme emnîn
zû vebâin ve vidâd



Ay Doğdu Üzerimize

Ay doğdu üzerimize
Veda tepesinden
Şükür gerekti bizlere
Allah'a davetinden

Sen güneşsin sen aysın
Sen nur üstüne nursun
Sen süreyya ışığısın
Ey sevgili Ey Rasul

Ey bizden seçilen elçi
Yüce bir davetle geldin
Sen bu şehre şeref verdin
Ey sevgili hoş geldin

Ey Rasul sana söz verdik
Doğruluktan ayrılmayız
Sen ey esenlik yıldızı
Senin sevginle doluyuz

BEYAZ DİLEKÇE --sözlerini dikkatli okuyalım-tefekkür edelim--Öyle güzel yazılmış ve yukarıdaki videodan da dinleyin harika okunmuş,duygulanıyor insan.

BEYAZ DİLEKÇE

Rahman ve rahim olan
Adına sığınarak açtım iki elimi
Kor gibi iki yaprak bir edep ölçeğinde
Umutlu ve utangaç
işte dünya önünde benim ruhum sana aç

Bu seyriyen ellerle senden seni isterim
Senden seni isterken canımdan çıkar tenim
Sana aşık ruhumdur merceği yakan ışık
Gözlerim cemalini görmeden de kamaşır

Bir miras yediyim ben iflasın eşiğinde
Hep sabrım ölçülüyor, ihlas bileşiğinde.
Kimim kimlik ararken hem güler hem ağlarım
Yükseklerden dökülen sular gibi çağlarım.

Çok tuzlu bir denizim her anım med ve cezir
Sana aşık olalı yüreğim kut la esrir
Döşeğim kara toprak yorganım kara bulut
Ben seninle doluyken vurgun yapamaz kunut
Ben seninle doluyken vurgun yapamaz kunut

Her insan günah işler senden saklanır mı sır
Tövbe dilekçesiyle sırttan kalkar bu nasır
Kainatı yarattın donattın rızk verdin
Kimine sonsuz körlük kimine ışık verdin

Yanlış adım atmayın diye indi her kitap
Sana açılan eli geri çevirmezsin Rab
Ulu bir silsileden peygamberler gönderdin
Gökyüzüne yıldızlar, yere çiçekler serdin

Senden önce bir sen yok kainatta ilk sensin
Bu kainat bir meta hepsine Malik sensin
Rabbim seni tanıyan bilir doluyu boşu
Kapına geldi işte yorgun bir aşk sarhoşu

Garibim muzdaribim ama umutsuz değil
Seninle dost olanlar cihanda mutsuz değil
Kulunun kurbanınım rabbim senin mülkünde
Garip kulun ne söyler gülümse dilekçeme
Garip kulun ne söyler gülümse dilekçeme

Senin için verince verenin feyzi artar
Gönülden bir sadaka dağca bir ömrü tartar
Kainatta ne varsa hepsinin zikrinde sen
Hamd ve şükür sanadır her şey seninle eser

Sen ki Sana geleni çevirmezsin eli boş
Aşık boşa dememiş lütfunda kahrında hoş
Bir beyaz dilekçedir sana her yalvarışım
İmanımla amelim hem perdem hem nakışım

Çalı bile kendine sığınan kuşu itmez
Sen gafursun azizsin senin keremin bitmez.
Geldim işte kapına kul senden ırak olmaz
Sana adanmamışsa yürekte yürek olmaz

Benden önce esirge Muhammed ümmetini
Esen gitsin her kervan en sona ula beni
Kainat bir mozaik her şeye sahip Allah
Ey gizli ve aşikar her derde tabip Allah
Ey gizli ve aşikar her derde tabip Allah
Ey gizli ve aşikar her derde tabip Allah

16 Haziran 2009 Salı

YAZ OKULU KAYITLARIMIZ DEVAM ETMEKTEDİR!!

İlkgüneş okulları olarak bu sene de yaz okulu çalışmalarımız olacaktır.Yaz okullarımızda KARAKTER EĞİTİMİ,YÜZME,EL SANATLARI,MÜZİK,RESİM derslerinin yanı sıra DRAMA ve SPORTİF FAALİYETLER de olacaktır.

29 Haziran da başlayacak yaz kurslarımızın kayıtları devam etmektedir...

27 Mayıs 2009 Çarşamba

24 Mayıs 2009 Pazar

Soldan Sağa Resimdekiler,Acaba Kimler? Selma,Yusuf Cemil,Mahmud Esad, Mücahit Kerem,Halil Öğretmen,Nisa,Selva Nur,Saba Nur,Hüsna,Emire,

BİR HİKAYE...

Haftasonu tatili gelmişti. Said Zübeyir ve Asya Nur çok sevinçliydi.
Çünkü çok sevdikleri biricik dedelerini görmeye gideceklerdi.
Yine O’nunla gezip o güzel hikayelerini dinleyeceklerdi.
Sabırsızlanıyor ve bir an önce yarının gelmesini bekliyorlardı.
Onlar bu düşünce içerisindeyken telefon çaldı.

Dedelerinin rahatsızlandığı ve hastaneye kaldırıldığı haberini aldılar.
Bunu öğrenince çok üzülmüş ve korkmaya başlamışlardı. Dedeleri acı çektiği için üzülüp ağlamaya başladılar.

Babaları geldiğinde Dedelerini ziyaret etmeye gittiler.
Dedelerinin hastanedeki yerlerini öğrenip yanına gitmek için yöneldiler.
Bir şey dikkatlerini çekmişti.Bazı hastalar acı çekiyor, kimisi ise ağlıyordu.
Bu halleri görünce dedeleri için daha fazla üzülmeye başladılar.
Sonunda dedelerinin yanına geldiler ve dedelerini görünce şaşırdılar.
Çünkü dedeleri hiç üzülmüyor, aksine sevinip haline şükrediyor ve hiç şikayet etmiyordu.
Bu hale çok şaşırdılar. Dedeleri ise torunlarını üzgün görünce; Çok mu üzüldünüz çocuklarım diye sordu? Hafifçe başlarını sallayıp buğulu gözleriyle dedelerine baktılar.
Olayları anlamaya çalışan Asyanur, “ niye bu insanlar hastalanıyor, acı çekip üzülüyorlar” diye sordu.
Dedesi tebessüm etti. Şefkatli torununa hastalığın niye verildiğini anlatmaya başladı…
Vücudumuz Allah’ın bize vermiş olduğu bir emanettir. Bize elbise gibi giydirip şekil vermiş. Hani hatırlıyor musun sana bayramlık elbise diktirmek için terziye gittiğimizde, terzi senin elbiseni kesip biçtiğinde, ne yapıyorsun, niye kesiyorsun demiş miydin?
Asyanur: Hayır dedi.
Ama elbiseyi bitirdiğinde zevkle giyip ne güzel dedin değil mi? Diye devam etti dedesi…
İşte vücudumuzda Allah’a aittir. İstediği gibi davranabilir.Bizim Allah’a ne yapıyorsun niye böyle yapıyorsun diye şikayet etmeye hakkımız var mı ?
Hem sen her gün aynı şeyleri yesen, içsen, giysen sıkılmaz mısın? Onlardan zevk alır mısın?
“Hayır, almam tabiî ki dedeciğim”.
İşte Allah bizlere bu hastalıkları veriyor ki bize verdiği nimetlerin kıymetini anlayıp şükredelim. Bak mesela elin ağrıdığında, derslerini yapamadığında, oyuncaklarınla oynayamadığında, elinin ne kadar kıymetli ve güzel bir nimet olduğunu anlamıyor musun?
Eğer hastalık ya da ağrı olmasa elinin kıymetini tam olarak anlayabilir miydin?
Asyanur düşünmeye başlamıştı, ve gayri ihtiyari eline bakıp daha sonra elini oynatarak; Evet dedeciğim anlayamazdım dedi.
Hem hani hastalandığın zamanları hatırladın mı ? Bizler nasıl üzülmüştük ama aynı zamanda seninle daha fazla ilgilenmiş, rahatını istemiştik değil mi? Biz böyle üzülürken seninle ilgilenirken, acaba seni bizden çok seven Allah seninle daha çok ilgilenmez mi? Sana şefkat etmez mi ? Hem Efendimiz (a.s) bir hadiste “ hastanın duası kabul olunur” diye buyurmuş.
Günahları affedilir demiş. Ne güzel kazançlar değil mi kızım?
Daha sonra Asyanur’ a tebessüm edip;
Böyle bana Rabbimiz’in nimetlerine karşı şükrettiren, Allah’ı bana sevdiren hastalıktan üzülmem gerekir mi ?
Asyanur; “hayır tabiî ki. Çünkü çok sevdiğimiz Rabbimiz bizi daha çok seviyormuş, hatalarımızı affedip görmezden geliyormuş, bizlerin duasını kabul ediyormuş dedi.
Ve artık üzülmedi. Hemen etrafındaki diğer acı çeken hastalara yönelip öğrendiklerini onlara da anlatıp onların üzülmemesi için tebessüm eden yüzüyle diğer hastalara da anlattı…


Yazar: Said Zübeyir


Dipnot:Lütfen alıntıladığınız kısımların linkini belirtiniz. Aksi takdirde "Hak" dava edilecektir... Yazarların emeğine saygı gösteriniz...
Bütün bu yazılar http://www.risalecocuk.com/undefined kaynaklıdır

7 Mayıs 2009 Perşembe

DUYURU..

SENEYE 4.SINIFLARI OKUTUYORUM.

Rabbim iyi çalışmayı, maddi ve manevi faydalı olmayı nasip etsin.

Halil Kahrıman

3-A Etkinlikleri Sunarken

SON ASRIN DAHİSİ, EVLİYASI,ÜSTADI

BEDİÜZZAMAN YÜZ KAPISI DA AÇIK BİR KAPI



Bediüzzaman yüz kapısı da açık olan bir şaheser ve şahsiyettir.Herkes o kapıya girdiği noktadan onda kendini ve kendisi için aradığını bulabilir.

Tıpkı Kur’anı kendisine üstad edindiği,ondan iktibas ettiği hakikatlarda görüldüğü gibi…

“Elfaz-ı Kur'aniye, öyle bir tarzda vaz'edilmiş ki, herbir kelâmın, hattâ herbir kelimenin, hattâ herbir harfin, hattâ bazan bir sükûtun çok vücuhu bulunuyor. Herbir muhatabına ayrı ayrı bir kapıdan hissesini verir.”[1]

“Her şeyden Cenab-ı Hakk'ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahî sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat, hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür.”[2]

“Cenab-ı Hakk'a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir.”[3]

Onun en geniş kapısı iman ve marifet kapısıdır.

Onun gösterip çalarak açmamızı istediği kapılar ve mahiyetleri ise;

“Rahmet kapısı, Nur kapısı, Hak kapısı, ondan sıkılmam, geri çekilmem.”[4]

“Bir saray, yüzer kapalı kapıları var. Bir tek kapı açılmasıyla, o saraya girilebilir, öteki kapılar da açılır. Eğer bütün kapılar açık olsa, bir iki tanesi kapansa, o saraya girilemeyeceği söylenemez.

İşte hakaik-i imaniye o saraydır. Herbir delil, bir anahtardır, isbat ediyor, kapıyı açıyor. Bir tek kapının kapalı kalmasıyla o hakaik-i imaniyeden vazgeçilmez ve inkâr edilemez. Şeytan ise, bazı esbaba binaen, ya gaflet veya cehalet vasıtasıyla kapalı kalmış olan bir kapıyı gösterir; isbat edici bütün delilleri nazardan iskat ediyor. "İşte, bu saraya girilmez, belki saray değildir, içinde birşey yoktur." der kandırır.”[5]

“Hazine-i rahmetin en kıymettar pırlantası ve kapıcısı Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm olduğu gibi, en birinci anahtarı dahi "Bismillahirrahmanirrahîm"dir. Ve en kolay bir anahtarı da salavattır.”[6]

"Hâlık ve Rezzak, ondan başka yoktur. Zarar ve menfaat, onun elindedir. O hem Hakîm'dir, abes iş yapmaz. Hem Rahîm'dir; ihsanı, merhameti çoktur" diye itikad ettiğinden her şeyde bir hazine-i rahmet kapısını bulur. Dua ile çalar.”[7]

“Dildeki kuvve-i zaikayı, Fâtır-ı Hakîm'ine satmazsan, belki nefis hesabına, mide namına çalıştırsan; o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzak-ı Kerim'e satsan; o zaman dildeki kuvve-i zaika, rahmet-i İlahiye hazinelerinin bir nâzır-ı mahiri ve Kudret-i Samedaniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.”[8]

“İşte ey akıl, dikkat et! Meş'um bir âlet nerede? Kâinat anahtarı nerede? Ey göz, güzel bak! Âdi bir kavvad nerede? Kütübhane-i İlahînin mütefennin bir nâzırı nerede? Ve ey dil, iyi tad! Bir tavla kapıcısı ve bir fabrika yasakçısı nerede? Hazine-i hassa-i rahmet nâzırı nerede?”[9]

“Hayat-ı ebediye esasatını ve saadet-i uhreviye levazımatını tedarik etmek için verilen akıl, kalb, göz ve dil gibi güzel hediye-i Rahmaniyeyi, Cehennem kapılarını sana açacak çirkin bir surete çevirmektir.”[10]

“Evet bütün ehl-i ihtisas ve müşahedenin ve bütün ehl-i zevk ve keşfin ittifakıyla; o uzun ve karanlıklı ebed-ül âbâd yolunda zâd ü zahîre, ışık ve burak; ancak Kur'anın evamirini imtisal ve nevahisinden içtinab ile elde edilebilir. Yoksa fen ve felsefe, san'at ve hikmet, o yolda beş para etmez. Onların ışıkları, kabrin kapısına kadardır.[11]

“Beş vakit namazı kılmak, yedi kebairi terketmek; ne kadar az ve rahat ve hafiftir. Neticesi ve meyvesi ve faidesi ne kadar çok mühim ve büyük olduğunu; aklın varsa, bozulmamış ise anlarsın. Ve fısk ve sefahete seni teşvik eden şeytana ve o adama dersin: Eğer ölümü öldürüp,zevali dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı, beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle dinleyelim. Yoksa sus. Kâinat mescid-i kebirinde Kur'an kâinatı okuyor! Onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım, hidayetiyle amel edelim ve onu vird-i zeban edelim. Evet söz odur ve ona derler. Hak olup, Hak'tan gelip Hak diyen ve hakikatı gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.”[12]

“Kabir ehl-i dalalet ve tuğyan için vahşet ve nisyan içinde zindan gibi sıkıntılı ve bir ejderha batnı gibi dar bir mezara açılan bir kapı olduğu halde, ehl-i Kur'an ve iman için zindan-ı dünyadan bostan-ı bekaya ve meydan-ı imtihandan ravza-i Cinâna ve zahmet-i hayattan rahmet-i Rahman'a açılan bir kapıdır…”[13]

“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; risaletiyle dünyanın kapısını açtığı gibi, ubudiyetiyle de âhiretin kapısını açar.”[14]

“Evet rahmetin erzak hazinelerinden olan bir şecerenin uçlarında ve dallarının başlarındaki meyveler, çiçekler, yapraklar ihtiyar olup, vazifelerinin hitama ermesiyle gitmelidirler. Tâ, arkalarından akıp gelenlere kapı kapanmasın. Yoksa rahmetin vüs'atına ve sair ihvanlarının hizmetine sed çekilir.”[15]

“Hiç mümkün müdür ki: Bütün enbiya mu'cizelerine istinad ederek sözünü teyid ettikleri ve bütün evliya keşf ü kerametlerine istinad edip davasını tasdik ettikleri ve bütün asfiya tahkikatına istinad ederek hakkaniyetine şehadet ettikleri Resul-i Ekrem Sallallahü Aleyhi ve Sellem'in tahakkuk etmiş bin mu'cizatının kuvvetine istinad edip bütün kuvvetiyle, hem kırk vecihle mu'cize olan Kur'an-ı Hakîm binler âyât-ı kat'iyyesine istinad ederek, bütün kat'iyyetle açtıkları âhiret yolunu ve küşad ettikleri Cennet kapısını, sinek kanadı kadar kuvveti bulunmayan vâhî vehimler, ne haddi var ki kapatabilsin!”[16]

“O kabir, ehl-i iman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalalette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve itikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.

Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalalet için bir i'dam-ı ebedî kapısı... Yani hem kendisini, hem bütün sevdiklerini i'dam edecek bir darağacıdır. Öyle bildiği için, cezası olarak aynını görecek. Bu iki şık bedihîdir, delil istemiyor, göz ile görünür.”[17]

“Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette daima gözü önünde öyle büyük dehşetli bir mes'ele karşısında bîçare insan; o i'dam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferidden kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkiye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hâdisesi; o insanın dünya kadar büyük bir mes'elesidir.[18]

“Acaba yüzde bir ihtimal-i helâket bulunan bir tehlike yolunda gitmemek için, bir tek muhbirin sözü nazara alınsa ve onun sözünü dinlemeyip o yolda giden adamın, endişe-i helâketten gelen elem-i manevî, onun yemek iştihasını kaçırdığı halde; böyle yüzbinler sadık ve musaddak muhbirlerin yüzde yüz ihtimal ile, dalalet ve sefahet göz önündeki kabir darağacına ve ebedî haps-i münferidine kat'î sebeb olduğunu ve iman, ubudiyet yüzde yüz ihtimal ile o darağacını kaldırıp, o haps-i münferidi kapatıp, şu göz önündeki kabri, bir hazine-i ebediyeye, bir saray-ı saadete açılan bir kapıya çeviriyor…”[19]

“Ve kabristanda ve mütemadiyen oraya girenler için kapıları açılıp kapanan o âlem-i berzahta -ehl-i keşfelkuburun müşahedatıyla ve bütün ehl-i hakikatın tasdikıyla ve şehadetiyle- ekser azablar, gençlik sû'-i istimalâtının neticesi olduğunu bileceksiniz.”[20]

“Benim gibi kabir kapısında bir bîçareye, gafletle geçebilir bir saatini, on aded ibadet saatleri yapmak büyük kârdır…”[21]

“Herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder.”[22]

“Bu dünya bir meydan-ı tecrübe ve imtihandır ve dâr-ı teklif ve mücahededir. İmtihan ve teklif iktiza ederler ki, hakikatlar perdeli kalıp, tâ müsabaka ve mücahede ile Ebubekirler a'lâ-yı illiyyîne çıksınlar ve Ebucehiller esfel-i safilîne girsinler. Eğer masumlar böyle musibetlerde sağlam kalsaydılar, Ebucehiller aynen Ebubekirler gibi teslim olup, mücahede ile manevî terakki kapısı kapanacaktı ve sırr-ı teklif bozulacaktı.”[23]

“Yağmur ise, menşe-i hayat ve mahz-ı rahmet olduğu için elbette o âb-ı hayat, o mâ-i rahmet, gaflet veren ve hicab olan yeknesak kaidesine girmeyecek, belki doğrudan doğruya Cenab-ı Mün'im-i Muhyî ve Rahman ve Rahîm olan Zât-ı Zülcelal perdesiz, elinde tutacak; tâ her vakit dua ve şükür kapılarını açık bırakacak.”[24]

“Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil; nuraniyetli âlemlerin kapısıdır.”[25]

“Kabir kapısı yolumun başında açık görünüp; onun arkasında ebede giden cadde, uzaktan uzağa nazara çarpıyor.”[26]

“Madem Kur'an, bu dâr-ı imtihanda bir tecrübe suretinde, bir müsabaka meydanında beşerin tekemmülü için nâzil olmuştur. Elbette şu dünyevî ve herkese görünecek umûr-u gaybiye-i istikbaliyeye yalnız işaret edecek ve hüccetini isbat edecek derecede akla kapı açacak.”[27]

“Evet nihayetsiz teessürat ve elemlere maruz ve mübtela ve nihayetsiz telezzüzata ve emellere meftun ve pürsevda bir kalbin kut ve kuvveti; herşeye kadir bir Rahîm-i Kerim'in kapısını niyaz ile çalmakla elde edilebilir.”[28]

“Her yeni gün, sana hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır.”[29]

“Çift sürmek hazine-i rahmet kapısını çalmaktır.”[30]

“İnsan, kâinatın ekser enva'ına muhtaç ve alâkadardır. İhtiyacatı âlemin her tarafına dağılmış, arzuları ebede kadar uzanmış... Bir çiçeği istediği gibi, koca bir baharı da ister. Bir bahçeyi arzu ettiği gibi, ebedî Cennet'i de arzu eder. Bir dostunu görmeğe müştak olduğu gibi, Cemil-i Zülcelal'i de görmeye müştaktır. Başka bir menzilde duran bir sevdiğini ziyaret etmek için o menzilin kapısını açmaya muhtaç olduğu gibi; berzaha göçmüş yüzde doksandokuz ahbabını ziyaret etmek ve firak-ı ebedîden kurtulmak için koca dünyanın kapısını kapayacak ve bir mahşer-i acaib olan âhiret kapısını açacak, dünyayı kaldırıp âhireti yerine kuracak ve koyacak bir Kadîr-i Mutlak'ın dergâhına ilticaya muhtaçtır.”[31]

“Aklın varsa, tövbe kapısı açıktır.”[32]

“Bütün kâinatı arkada bırakmak şartıyla mahlukıyetin kapısından Hâlık isminin müntehasına yetişirsin, daire-i sıfâta yanaşırsın.”[33]

“Bilsen, bilmesen, hazine-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir.”[34]

“Evet, âyet-i Kur'aniye âlem kapısında durup ribaya yasaktır der. "Kavga kapısını kapamak için banka kapısını kapayınız" diyerek insanlara ferman eder. Şakirdlerine "Girmeyiniz" emreder.”[35]

“Hem toprak, nebatatıyla açılıp, rızkınız oradan geliyor. Hissiz, şuursuz toprak, sizin rızkınızı düşünüp şefkat etmek kabiliyetinden pek uzak olduğundan, toprak kendi kendine açılmıyor, birisi o kapıyı açıyor, nimetleri ellerinize veriyor.”[36]

“Bu abdde bütün kâinata taalluk eden bir emanet beraberdir. Hem şu kâinatın rengini değiştirecek bir nur beraberdir. Hem saadet-i ebediyenin kapısını açacak bir anahtar beraber olduğu için, Cenab-ı Hak kendi zâtını bütün eşyayı işitir ve görür sıfatıyla tavsif eder. Tâ o emanet, o nur, o anahtarın cihan-şümul hikmetlerini göstersin.”[37]

“Evet hergün, her zaman, herkes için bir âlem gider, taze bir âlemin kapısı kendine açılmasından, geçici herbir âlemini nurlandırmak için ihtiyaç ve iştiyakla "Lâ ilahe illallah" cümlesini bin defa tekrar ile o değişen perdelerin herbirisine bir "Lâ ilahe illallah"ı bir lâmba yaptığı gibi, öyle de o kesretli, geçici perdeleri ve tazelenen seyyar kâinatları karanlıklandırmamak ve âyine-i hayatında in'ikas eden suretlerini çirkinleştirmemek ve lehinde şahid olabilen o misafir vaziyetleri aleyhine çevirmemek için, o cinayetlerin cezalarını ve Padişah-ı Ezelî'nin şiddetli ve inadları kıran tehdidlerini Kur'anı okumakla takdir etmek ve nefsin tuğyanından kurtulmaya çalışmak hikmetiyle, Kur'an gayet manidar tekrar eder ve bu derece kuvvet ve şiddet ve tekrar ile tehdidat-ı Kur'aniyeyi hakikatsız tevehhüm etmekten, şeytan bile kaçar. Onları dinlemeyen münkirlere Cehennem azabı ayn-ı adalettir, diye gösterir.”[38]

“İçtihad kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye "altı mani" vardır.

Birincisi: Nasılki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir. Yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasılki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdat-ı ecanibin istilası anında ve bid'aların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengamında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriblerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyet'e cinayettir.

Dördüncüsü: Nasılki bir cisimde, neşv ü nema için tevessü' meyli bulunur. O meyl-i tevessü' ise, -çünki dâhildendir- vücud ve cisim için bir tekemmüldür. Fakat eğer hariçte tevsi' için bir meyl ise, o vücudun cildini yırtmaktır, tahrib etmektir; tevsi' değildir. Öyle de, İslâmiyetin dairesine selef-i sâlihîn gibi takva-yı kâmile kapısıyla ve zaruriyat-ı diniyenin imtisali tarîkıyla dâhil olanlarda meyl-üt tevessü' ve irade-i içtihad bulunsa; o kemaldir ve tekemmüldür. Yoksa zaruriyatı terk eden ve hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı uhreviyeye tercih eden ve felsefe-i maddiye ile âlûde olanlardan olan o meyl-üt tevsi' ve irade-i içtihad, vücud-u İslâmiyeyi tahrib ve boynundaki şer'î zincirini çıkarmağa vesiledir.”[39]

“Eğer insan yalnız camid bir vücud olsaydı veyahut yalnız mideden ibaret nebatî bir mahluk olsaydı veyahut yalnız mukayyed, ağır ve muvakkat ve basit bir zât-ı cismaniye ve bir cism-i hayvanîden ibaret olsaydı; öyle çok kasırlara, çok hurilere lâyık ve mâlik olmazdı. Fakat insan, öyle câmi' bir mu'cize-i kudrettir ki; hattâ şu dünya-yı fânide, şu kısa bir ömürde, şu inkişaf etmemiş bazı letaifinin ihtiyacı cihetiyle bütün dünyanın saltanatı, serveti ve lezaizi verilse belki hırsı tok olmayacaktır. Halbuki ebedî bir dâr-ı saadette, nihayetsiz istidada mâlik, nihayetsiz ihtiyaçlar lisanıyla, nihayetsiz arzular eliyle, nihayetsiz bir rahmetin kapısını çalan bir insan; elbette ehadîste beyan olunan ihsanat-ı İlahiyeye mazhariyeti makuldür ve haktır ve hakikattır.”[40]

“Kur'an âlemi kapıları açıktır. İşte Kur'an cenneti "müfettehat-ül ebvab"dır; gir bak.”[41]

“Sadık, masduk, musaddak olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm'ın ihbarıdır. Evet o zâtın (A.S.M.) sözleri, saadet-i ebediyenin kapılarını açmıştır ve onun (A.S.M.) kelâmları saadet-i ebediyeye karşı birer penceredir.”[42]

“Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana "ene" namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallak-ı Kâinat'ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi kâinat dahi açılır.”[43]

“Silsile-i felsefenin en mükemmel ferdleri ve o silsilenin dâhîleri olan Eflatun ve Aristo, İbn-i Sina ve Farabî gibi adamlar; "İnsaniyetin gayet-ül gayatı, "teşebbüh-ü bil-vâcib"dir.. yani Vâcib-ül Vücud'a benzemektir" deyip firavunane bir hüküm vermişler ve enaniyeti kamçılayıp şirk derelerinde serbest koşturarak; esbabperest, sanemperest, tabiatperest, nücumperest gibi çok enva'-ı şirk taifelerine meydan açmışlar. İnsaniyetin esasında münderiç olan acz ve za'f, fakr ve ihtiyaç, naks ve kusur kapılarını kapayıp, ubudiyetin yolunu seddetmişler. Tabiata saplanıp, şirkten tamamen çıkamayıp, şükrün geniş kapısını bulamamışlar.”[44]

“Mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezaifi en a'zamî derecede, en ekmel bir surette îfa eden zât; elbette o mi'rac-ı azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, saadet-i ebediye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, imanın hakaik-i gaybiyesini görecek, yine o olacaktır.”[45]

“Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış; velayetiyle gitmiş, risaletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış. Arkasındaki evliya-yı ümmeti, ruh ve kalb ile o cadde-i nuranide, Mi'rac-ı Nebevî'nin gölgesinde seyr ü sülûk edip istidadlarına göre makamat-ı âliyeye çıkıyorlar.”[46]

“Şu küçücük insan, neşir ve haşir gibi muazzam inkılablara medar olmuş. Kâinatın tahrib ve tebdiline sebeb olur. Onun muhakemesi için dünya kapısı kapanıp, âhiret kapısı açılır.”[47]

“Kabir kapısını kapamadığınız için, siz kat'î olarak bu yolun yolcususunuz. Böyle bir yolcu, öyle birisine dayanır ki, bütün bu daire-i azîme ve bu geniş hududlar, onun taht-ı emrinde ve tasarrufundadır.”[48]

“Amma Kur'anın cadde-i nuraniyesi ise: Bütün ehl-i dalaletin çektiği yaraları, hakaik-i imaniye ile tedavi eder. Bütün evvelki yoldaki zulümatı dağıtır. Bütün dalalet ve helâket kapılarını kapatır.”[49]

“Hem kabrin âlem-i rahmete ve dâr-ı saadete ve bağistan-ı cinana ve nuristan-ı Rahman'a açılan bir kapı olduğunu isbat etmekle, beşerin en müdhiş korkusunu izale edip, en elîm ve kasavetli ve sıkıntılı olan berzah seyahatini, en leziz ve ünsiyetli ve ferahlı bir seyahat olduğunu gösterir. Kabir ile ejderha ağzını kapatır, güzel bir bahçeye kapı açar. Yani kabir ejderha ağzı olmadığını, belki bağistan-ı rahmete açılan bir kapı olduğunu gösterir.”[50]

“Yâ Rab! Nasıl büyük bir sarayın kapısını çalan bir adam, açılmadığı vakit, o sarayın kapısını, diğer makbul bir zâtın sarayca me'nus sadâsıyla çalar; tâ ona açılsın. Öyle de: Bîçare ben dahi, senin dergâh-ı rahmetini, mahbub abdin olan Üveys-el Karanî'nin nidasıyla ve münacatıyla şöyle çalıyorum. O dergâhını ona açtığın gibi, rahmetinle bana da aç.

İlâhî! Sen benim Rabbimsin, ben Senin kulunum. Sen Hâlıksın, ben mahlûkum. Sen Rezzaksın, ben merzûkum. Sen Mâliksin, ben memlûküm. Sen Azizsin, ben zelîlim. Sen Ganîsin, ben fakirim. Sen Hayysın, ben meyyitim. Sen Bâkîsin, ben fâniyim. Sen Kerîmsin, ben leîmim. Sen Muhsinsin, ben âsiyim. Sen Gafûrsun, ben günahkârım. Sen Azîmsin, ben hakîrim. Sen Kavîsin, ben zayıfım. Sen Mu'tîsin, ben dilenciyim. Sen Emînsin, ben korkudayım. Sen Cevâdsın, ben muhtacım. Sen Mücîbsin, ben duacıyım. Sen Şâfîsin, ben hastayım. Sen benim günahlarımı mağfiret et. Beni cezalandırma. Hastalıklarıma şifa ver, yâ Allah, yâ Kâfi, yâ Rabbi, yâ Vâfî, yâ Rahîm, yâ Şâfî, yâ Kerîm, ya Muâfî. Benim bütün günahlarımı bağışla. Benim bütün dertlerime âfiyet ver. Beni ebediyen rızâna mazhar et. Rahmetinle, ey Erhamürrâhimîn.”[51]

“İlmin elinden eğer cehlin eline düşse mecaz, eder inkılab hakikata, hem açar hurafata kapılar.”[52]

“İsraf Sefahetin, Sefahet Sefaletin Kapısıdır.”[53]

“Zevkî bir fark bulunur, daim onu aldatır o kuvve-i zaika, bedene, hem mideye kapıcı, müfettişe.

Onun tesiri menfî, müsbet değil! Vazife yalnız kapıcıyı taltif ve memnun etmek? Nûş verirsin o bîhûşe”[54]

“Riba atalet verir, şevk-i sa'yi söndürür. Ribanın kapıları hem de onun kapları olan bu bankaların her dem nef'i ise, beşerin en fena kısmınadır; onlar da gâvurlardır. Gâvurlardaki nef'i en fena kısmınadır, onlar da zalimler.”[55]

“Her asra, her asırdaki her tabakaya kapısı küşade. Güya her demde, her yerde taze nâzil oluyor o Kelâm-ı Rahmanî.”[56]

“Vicdanda firdevslerin kapıları açılır, dünya olur bir cennet. İçinde ruhlarımız, eder pervaz u perdaz, olur şehbaz u şehnaz, yelpez namaz u niyaz.”[57]

“Dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a'malimize geçecek çok şeyler yazılıyor.”[58]

"Evet evet.. acz ve tevekkül ile, fakr ve iltica ile nur kapısı açılır, zulmetler dağılır.”[59]

“Demek beni efrad-ı milletten ve raiyetten saymıyorsunuz.Nasıl kanun-u medeniyetinizin bana tatbikini teklif ediyorsunuz? Dünyayı bana zindan ettiniz. Zindanda olan bir adama böyle şeyler teklif edilmez. Siz bana dünya kapısını kapadınız; ben de âhiret kapısını çaldım; rahmet-i İlahiye açtı. Âhiret kapısında bulunan bir adama, dünyanın karmakarışık usûl ve âdâtı ona nasıl teklif edilir? Ne vakit beni serbest bırakıp memleketime iade edip hukukumu verdiniz, o vakit usûlünüzün tatbikini isteyebilirsiniz.”[60]

“Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler, kabir kapısına kadardır.

Elbette en bahtiyar odur ki: Dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, malayani şeylerle ömrünü telef etmesin; kendini misafir telakki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin; selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin.”[61]

“Hamd ve şükür ile, yani nimetten in'amı hissetmekle, yani Mün'imi tanımakla ve in'amını düşünmekle, yani onun rahmetinin iltifatını ve şefkatinin teveccühünü ve in'amının devamını düşünmekle; nimetten bin derece daha leziz, manevî bir lezzet kapısını sana açar.”[62]

“Sizlere müjde! Mevt i'dam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in'idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i Ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksandokuz ahbabın mecma'ı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.”[63]

“Hem madem hulf-ül va'd ve hilaf ve kizb ve aldatmak, en çirkin bir haslet ve naks u kusurdur. Elbette ve elbette o Kadîr-i Zülcelal, o Hakîm-i Zülkemal, o Rahîm-i Zülcemal va'dini yerine getirecek; saadet-i ebediye kapısını açacak, Âdem babanızın vatan-ı aslîsi olan Cennet'e sizleri ey ehl-i iman idhal edecektir.”[64]

“Ey insan! Bilir misin nereye gidiyorsun ve nereye sevk olunuyorsun? Otuzikinci Söz'ün âhirinde denildiği gibi: Dünyanın bin sene mes'udane hayatı, bir saat hayatına mukabil gelmeyen Cennet hayatının ve o Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat rü'yet-i cemaline mukabil gelmeyen bir Cemil-i Zülcelal'in daire-i rahmetine ve mertebe-i huzuruna gidiyorsun. Mübtela ve meftun ve müştak olduğunuz mecazî mahbublarda ve bütün mevcudat-ı dünyeviyedeki hüsün ve cemal, onun cilve-i cemalinin ve hüsn-ü esmasının bir nevi gölgesi ve bütün Cennet, bütün letaifiyle bir cilve-i rahmeti ve bütün iştiyaklar ve muhabbetler ve incizablar ve cazibeler, bir lem'a-i muhabbeti olan bir Mabud-u Lemyezel'in, bir Mahbub-u Lâyezal'in daire-i huzuruna gidiyorsunuz ve ziyafetgâh-ı ebedîsi olan Cennet'e çağrılıyorsunuz. Öyle ise kabir kapısına ağlayarak değil, gülerek giriniz.”[65]

“İşte ey mü'minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Her birisine karşı tesanüd ederek, el-ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecbur iken; onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârane tarafgirlik ve adavetkârane inad; hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı?”[66]

“Malûm olsun ki: Bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhreviye cihetinde gelir. O cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapalıdır. Çünki ben kendimi beğenmiyorum, beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenab-ı Hakk'a çok şükür, beni kendime beğendirmemiş. İkinci cihet, sırf Kur'an-ı Hakîm'in dellâlı olduğum cihetledir. Bu kapıdan girenleri, alerre'si vel'ayn kabul ediyorum. Onlar da üç tarzda olur: Ya dost olur, ya kardeş olur, ya talebe olur.”[67]

“Hayalâtlara karşı kapısı açık olan rü'yaları, tahkikî bir surette mevzubahs etmek, tahkik mesleğine tam uygun gelmediği…”[68]

“Kabir kapısında bekleyen bir adam, arkasındaki fâni dünyaya riyakârane bakması, acınacak bir hamakattır ve dehşetli bir hasarettir.”[69]

“Şu kâinat Hâlık-ı Zülcelalinin hem cemalî, hem celalî iki kısım esması bulunduğundan ve o cemalî ve celalî isimler, hükümlerini ayrı ayrı cilvelerle göstermek iktiza ettiklerinden, Hâlık-ı Zülcelal kâinatta ezdadı birbirine mezcedip birbirine mukabil getirip ve birbirine mütecaviz ve müdafi' bir vaziyet verip, hikmetli ve menfaattar bir nevi mübareze suretine getirip, ondan zıdları birbirinin hududuna geçirip ihtilafat ve tegayyürat meydana getirmekle kâinatı kanun-u tegayyür ve tahavvül ve düstur-u terakki ve tekâmüle tâbi' kıldığı için; o şecere-i hilkatın câmi' bir semeresi olan insan nev'inde o kanun-u mübarezeyi daha acib bir şekle getirip bütün terakkiyat-ı insaniyeye medar bir mücahede kapısını açıp, hizbullaha karşı meydana çıkabilmek için hizb-üş şeytana bazı cihazat vermiş.”[70]

“Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! Benim sû'-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi' olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacaletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede göre göre gayet sür'atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbab ve akran ve akaribim gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı fâniden firak-ı ebedî ile ebed-ül âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünya da, kat'î bir yakîn ile anladım ki; hêliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.”[71]

“Ey Hâlık-ı Kerimim ve ey Rabb-ı Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin hem âsi, hem âciz, hem gafil, hem cahil, hem alîl, hem zelil, hem müsi', hem müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle mübtela olmuş. Sana tazarru' ve niyaz eder. Eğer kemal-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen; zâten o senin şânındır. Çünki Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Mabud yoktur ki, ona iltica edilsin!.."[72]

“İktisadsızlık yüzünden müstehlikler çoğalır, müstahsiller azalır. Herkes gözünü hükûmet kapısına diker. O vakit hayat-ı içtimaiyenin medarı olan "san'at, ticaret, ziraat" tenakus eder. O millet de tedenni edip sukut eder, fakir düşer.”[73]

“İran'ın âdil padişahlarından Nuşirevan-ı Âdil'in veziri, akılca meşhur âlim olan Büzürcümehr'den (Büzürg-Mihr) sormuşlar: "Neden ülema, ümera kapısında görünüyor da; ümera ülema kapısında görünmüyor. Halbuki ilim, emaretin fevkındedir?" Cevaben demiş ki: "Ülemanın ilminden, ümeranın cehlindendir." Yani; ümera, cehlinden ilmin kıymetini bilmiyorlar ki, ülemanın kapısına gidip ilmi arasınlar. Ülema ise; marifetlerinden mallarının kıymetini dahi bildikleri için ümera kapısında arıyorlar. İşte Büzürcümehr, ülemanın arasında fakr ve zilletlerine sebeb olan zekâvetlerinin neticesi bulunan hırslarını zarif bir surette tevil ederek nazikane cevab vermiştir.”[74]

“İsraf, kanaatsızlığı intac eder. Kanaatsızlık ise çalışmanın şevkini kırar, tenbelliğe atar; hayatından şekva kapısını açar, mütemadiyen şekva ettirir.Hem ihlası kırar, riya kapısını açar. Hem izzetini kırar, dilencilik yolunu gösterir. İktisad ise, kanaatı intac eder.

…Hem iktisaddan gelen kanaat; şükür kapısını açar, şekva kapısını kapatır. Hayatında daima şâkir olur. Hem kanaat vasıtasıyla insanlardan istiğna etmek cihetinde teveccühlerini aramaz. İhlas kapısı açılır, riya kapısı kapanır.”[75]

“Ey hastalık vasıtasıyla hayrat yapamamaktan şekva eden hasta! Şükret, hayratın en hâlisinin kapısını sana açan, hastalıktır.”[76]

“Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemil ve Rahîm-i Mutlak'ın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rububiyetin âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek-tük cüz'î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz'î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için o şerli, cüz'î neticeleri dahi halkeder. Fakat o cüz'î ve elîm neticelere karşı, imdadat-ı hassa-i Rahmaniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbaniye ile musibete düşen efradın feryadlarına ve beliyyelere giriftar olan eşhasın istigaselerine yetişir. Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşietine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi, daima irade ve ihtiyarına tâbi' bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryad eden ferdleri, bir Rabb-ı Rahîm dinlediğini ve imdadlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; esma-i hüsnanın kayıdsız ve hadsiz cilvelerine, hadsiz ve kayıdsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzatıyla ve hem şerli cüz'î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususî tecelliyat kapılarını açmıştır.”[77]

“Sonra, pür-merak ve pür-iştiyak o misafir, âlem-i şehadet ve cismanî ve maddî cihetinde ve mahsus taifelerin dillerinden ve lisan-ı hallerinden ders aldığından, âlem-i gayb ve âlem-i berzahta dahi mütalaa ile bir seyahat ve bir taharri-i hakikat arzu ederken, her taife-i insaniyede bulunan ve kâinatın meyvesi olan insanın çekirdeği hükmünde bulunan ve küçüklüğü ile beraber manen kâinat kadar inbisat edebilen müstakim ve münevver akılların, selim ve nurani kalblerin kapısı açıldı. Baktı ki; onlar, âlem-i gayb ve âlem-i şehadet ortasında insanî berzahlardır ve iki âlemin birbiriyle temasları ve muameleleri, insana nisbeten o noktalarda oluyor gördüğünden; kendi akıl ve kalbine dedi ki: Gelin, bu emsalinizin kapısından hakikate giden yol daha kısadır. Biz öteki yollardaki dillerden ders aldığımız gibi değil, belki iman noktasındaki ittisaflarından ve keyfiyet ve renklerinden mütalaamız ile istifade etmeliyiz, dedi, mütalaaya başladı.”[78]

“Ve tevhid-i hakikî öyle bir hüküm ve tasdik ve iz'an ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbini bulabilir ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür ve hiç bir şey huzuruna mani olmaz. Yoksa Rabbini bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lâzımgelir. "Öyle ise haydi ileri!" diyerek, kibriya ve azamet kapısını çaldı. Ef'al ve âsâr menziline ve icad ve ibda' âlemine girdi, gördü ki: Kâinatı istila etmiş beş hakikat-ı muhita hükmediyorlar, bedahetle tevhidi isbat ederler.”[79]

“Hem arz, senevî hayatı haysiyetiyle bir ağaç olduğu ve o dört isim içinde hafîziyeti ve onunla haşir kapısına bir anahtar yaptığı gibi, aynen öyle de, dehrî ve dünya hayatı cihetiyle yine meyveleri âhiret pazarına gönderilen bir muntazam ağaçtır. Ve o dört isme öyle bir mazhar, bir âyine ve âhirete giden bir yol açar ki, genişliğini ihataya ve tabire aklımız kâfi gelmiyor.”[80]

“Cehennem fikri, geçmiş iman meyvelerinin lezzetlerini korkusuyla kaçırmıyor. Çünki hadsiz rahmet-i Rabbaniye o korkan adama der: Bana gel, tövbe kapısıyla gir. Tâ Cehennem'in vücudu değil korkutmak, belki sana Cennet'in lezzetlerini tam bildirsin ve senin ve hukuklarına tecavüz edilen hadsiz mahlukatın intikamlarını alsın, sizi keyiflendirsin.”[81]

“Kalb gözü, sanki cevahire bir hazine olmak üzere Cenab-ı Hak tarafından yapılan bir binadır. Vakta ki sû'-i ihtiyarlarıyla ifsada uğradı ve cevherlere yapılan yerler, yılanlar ve akreplerle doldu; kapısı hatmedildi ki, o sâri hastalıktan başkaları mutazarrır olmasın.

…Sanki nur-u marifet onların kalblerinin kapılarına geldiği zaman kalblerini açıp kabul etmediklerinden, Allah da gazaba gelerek kalblerini hatmetti.

… hatmedilen kalbin dünyaya bakan kapısı değil, ancak âhirete nâzır olan kapısı seddedilmiş olduğuna işarettir. [82]

“Arkadaş! Tabiat ve esbab, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını açmıştır. Halbuki, şirkin temeli sayısız muhalâttan kurulmuş olduğundan haberleri yok.”[83]

“Ancak Onun kudretiyle, iradesiyle her müşkil hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve Onun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh necat ve halas ancak Allah'a iltica ile olur.”[84]

“Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azabdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeğe iştiyakın yok mudur? Evet vakit yaklaştı. Dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.”[85]



“Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan "Ene" namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor.”[86]

“O kardeşimiz, hakikaten hâlis ve tam sadık. Kalemi gibi, kalbi, ruhu da güzel. Fakat birden herşeyi mükemmel ister, onun için biraz sıkıntı çeker. Mümkün olduğu kadar hem ihtiyat etsin, hem de mübtedi' hocalara mübareze kapısını açmasın. İnşâallah Cenab-ı Hak onu muvaffak eder.”[87]

“Risale-i Nur hizmetinde bir kapı kapansa, daha mühim kapılar açılır…”[88]

“Ey kör hissiyatın içine giren nefs-i emmare! Bu âdi şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan istidadımın yüz derece fevkinde ve sırf bir inayet-i Rabbaniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda Kur'anın eczahane-i kudsiyesinden çıkan ve rahmet-i İlahiye ile elimize verilen Risale-i Nur'daki hakikatlara o şahıs masdar ve menba' ve medar olamaz. Belki yalnız çok bîçare ve muhtaç ve Kur'an kapısında bir sâil ve muhtaçlara yetiştirmeğe bir vesile olduğum halde, Nur'un muhlis ve hâlis, sıddık ve sadık, safi ve fedakâr şakirdleri, o bîçare şahsiyetim hakkında yüz derece ziyade hüsn-ü zanlarını kırmamak ve hissiyatlarını incitmemek ve Nurlara karşı şevklerine ilişmemek ve Üstad namı verdikleri o bîçare şahsı, onların hatırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu'lara mecbur olmamak için ve yirmi sene tecridatın verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi -hizmet-i Nuriye olmazsa- görüşmeyi terkediyorum ve etmeğe ruhen mecbur oluyorum.”[89]

“Hakikî Ehl-i Sünnet Velcemaat,…fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek caiz görmüyorlar.”[90]

“Mütevekkilâne, sabûrane tuttuğumuz otuz sene Ramazan-ı sükûtun sevabıdır ki, azabsız cennet-i terakki ve medeniyet kapılarını bize açmıştır. Hâkimiyet-i milliyenin beraat-i istihlâli olan kanun-u şer'î, hâzin-i cennet gibi bizi duhûle dâvet ediyor.”[91]

“Acaba, bahçıvan bir bahçenin kapısını açsa, herkese ibahe etse, sonra da zâyiat vuku bulsa, kabahat kimdedir?”[92]

“Ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz; tâ ki, hakikat-ı İslâmiyeyi hakkiyle kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!..”[93]

“İfrat gibi tefrit de muzırdır, belki daha ziyade. Fakat ifrat, tefrite sebeb olduğundan daha kabahatlidir. Evet ifrat ile müsamahanın kapısı açıldı. Çürük şeyler o hakaik-i âliyeye karıştığından; ehl-i tefrit ile insafsız olan ehl-i tenkid, gayet haksızlık olarak şu çürük şeylerin yüzer misline olan hakaik-i âliye içinde gördüklerinden ürktüler, nefret ettiler. Hâşâ.. lekedar ve kıymetsiz zannettiler. Acaba defineye hariçten girmiş bir silik para bulunsa veyahut bir bostanda başka yerden düşmüş olan çürük ve acı bir elma görünse, hak ve insaf mıdır ki; umum defineyi kalp ve umum elmaları acı zannedip vazgeçmekle lekedar edilsin...”[94]

“Binaenaleyh her eve kendi kapısıyla gitmek lâzımdır. Zira her evin bir kapısı var. Ve her kilidin bir anahtarı vardır...”[95]

“Mecaz mecaza kapı açar..”[96]

“Efkâr için kapıları açmak, duhûle davet etmek lâzımdır. Nasılki Şeriat-ı Garra öyle yapmıştır.”[97]



Mehmet ÖZÇELİK

26-10-2004

6 Mayıs 2009 Çarşamba

20 Nisan 2009 Pazartesi

Etkinlikli Veli Toplantısı

24 Mart'ta yapılan veli bilgilendirme toplantısında;

*Sınıf Öğretmeni Halil Kahrıman,öğrencilerine öncelikli olarak etkinliklerini sunmalarını istedi.Öğrencilerimiz, eşyalarımıza zarar vermemek ve güzel kullanmak gerektiğini güzel bir oyun ile gösterdiler.Sonrasında Çanakkale Türküsü'nü okuyarak şehitlerimizi yad ettik.Onları performanslarından ötürü kutladım.



ETKİNLİKLİ VELİ TOPLANTIMIZA GELEN TÜM VELİLERİMİZE TEŞEKKÜR EDİYORUZ.

15 Nisan 2009 Çarşamba

KUTLU DOĞUM HAFTASI 14-20 NİSAN 2009

Kutlu Doğum Haftası


Malumunuz, Kutlu Doğum adı verilen haftadayız. İlgilenenler için bir yazı ekliyorum.

Kutlu Doğum Haftası’nda neler yapabiliriz?
*İnsanlığı içinde bulunduğu karanlık dünyadan kurtarmak, onlara kılavuzluk yaparak yollarını aydınlatmak üzere ışıklar saçan bir kandil olarak seçilmiş ve vazifelendirilmiş olan sevgili Peygamberimizin (sallallâhu aleyhi ve sellem) dünyaya teşriflerinin kutlanıldığı Kutlu Doğum Haftası’na ulaşmanın huzur ve mutluluğunu yaşıyoruz. Bugünleri nasıl değerlendirelim, neler yapalım diyorsanız size şu tavsiyelerde bulunabiliriz:

* O’nun getirdiği mesaj bir huzur kaynağıdır. Bu huzur kaynağından istifade edebilmek için O’nu ve O’nun getirdiği Kur'an-ı iyi anlamak gerekir. Bu amaçla Allah Rasulü’nü (sas) tanıtan kitaplar okuyabiliriz. Okuduklarımızın kalıcı olması için de öğrendiğimiz bilgileri başta aile fertlerimiz olmak üzere çevremize anlatabiliriz.

* Akşamları çocuklarımıza Efendimiz’in (sas) yaşadığı örnek hayattan kesitler anlatabiliriz. O’nun ashabıyla arasında geçen diyalogları hikaye tarzından anlatarak çocuklarımızın dikkatlerini Peygamberimizi anlama üzerinde yoğunlaştırabiliriz.


* Nebiler Serveri’ni hayatını anlatan video kasetlerini veya film CD’lerini ev halkıyla beraber izleyebiliriz. Yine bunun gibi Efendimiz’in (sas) hayatından kesitler sunan veya O’nunla alakalı yazılan şiirlerin bulunduğu ses kasetlerini dinleyebiliriz.

* Yaşadığımız yerde Allah Rasulü’nü (sas) hatırlatan ne varsa oraları ziyaret edip hayalen asr–ı saadete gidip tefekküre dalabiliriz. Ziyaretlerimizde yanımıza çocuklarımızı da alabiliriz.

* Bir gül satın alarak yanında da Efendimiz’i (sas) anlatan bir kitapla beraber akraba veya dost ziyaretlerinde bulunabilir, onlarla beraber Efendimiz (sas) yörüngeli sohbetler yapabiliriz.

* Hz. Ebû Bekir (r.a.), Allah Rasûlü’ne(asm) sorar: “Yâ Rasûlallah! Saçınızda ak görüyorum. Birdenbire ihtiyarladınız; bir derdiniz mi var?” Ve İki Cihan Serveri cevap verir: “Beni Hûd, Vâkıa, Mürselât Sûreleri ihtiyarlattı.” (Tirmizî, Tefsir 57). Hûd Suresinde O’na: “Emrolunduğun şekilde dosdoğru ol” (11/Hûd, 112) denmişti. Bu doğruluk, Cenâb-ı Hakk’ın, Habîbi için çizdiği doğruluktu. Ve O’ndan, bu çizginin korunması isteniyordu. Mürselât, cennet ve cehennemin, zümre zümre ayrıldığını, insanların dehşet içinde iki büklüm olduğunu anlatıyordu. Vâkıa, yine bu zümreleri gösterip teşhir ediyordu. Bu sûrelerde anlatılanlar, Allah Rasûlü’nü dehşette bırakıyor ve ihtiyarlatıyordu.O yüzden bol bol bu sureleri ve diğer sureleri okuyabiliriz.

Bu zamanda Kur'an-ı Kerim'in hakiki bir tefsiri olduğu ve okuyanların çok ama çok istifade ettiği Risale-i Nur eserleri okunabilir.Ve mütefekkirane Kur'an okumak hükmündedir.

* Allah, “Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygamber’e hep salât ederler. Ey iman edenler! Siz de O’na salât edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” (Ahzab, 33/56) buyurarak bizlerden Efendimiz’in (sas) ismini andığımız zaman salavat getirmemizi istiyor. Bu İlahi emir doğrultusunda bizler de özellikle bu günlerde Efendimiz’e (sas) bol bol salavat getirebiliriz. “Allah Rasulü’ne nasıl salavat getirelim?” diyorsanız işte size birkaç örnek:
* Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammed.
*Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin tıbbil kulubi ve devaihe,ve afiyetil ebdani ve şifaihe, ve nurul ebsari ve ziyaihe ve ala alihi ve sahbihi ve sellim.
* Allâhümme salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihi ve ashâbihi bi adedi evrakıl eşcar ve emvacil bihar ve kataratil emtar.

23 Nisan Şimdiden Kutlu Olsun!

23 Nisan 1920, Türk Milletinin iradesini temsil eden Birinci Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı ve Türk Halkının Egemenliğini ilân ettiği tarihtir.

Türk milletinin gönlünde, onun bağımsızlığının sarsılmaz ifadesi olarak en önemli yeri işgâl eden 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, her yıl yurdumuzda ve yurtdışındaki temsilciliklerimizde, bütün kurumlarımızda, okullarımızda ve her evde çeşitli etkinliklerle kutlanarak millî birliğimizin kenetlenmiş ifadesini temsil etmektedir.

Ayrıca milli mücadele dönemindeki fedakarlıklar aklımıza gelmekte ve şehitlerimizi yad etmekteyiz.
Çocuklar, milletin geleceğidir. Onlara duyulan sarsılmaz güvenin ve büyük sevginin ifadesi olarak, T.B.M.M 'nin açılışı "ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI" olarak ilan edilmiştir.Tarihimizin gurur dolu sayfalarının yeni nesillerce öğrenilmesi ve öğretilmesi çok önemlidir.Çanakkale nasıl kazanılmıştır?Kurtuluş Savaşı nedir? Bunların bilinmesi gerekir.Öğretmeliyiz ve milli-manevi değerlerimizi korumalıyız.

Şimdiden 23 Nisan KUTLU, MUTLU VE HAYIRLI OLSUN...

26 Mart 2009 Perşembe

14 Mart 2009 Cumartesi

PEYGAMBERİMİZE SALAVAT GETİRELİM-Allahümme salli ala seyyidina Muhammed bi adedi zerratil kainat

Rabbim bizleri muhafaza eyle.İlmimizi ve hilmimizi artır.

PEKMEZİN DEĞERİ

"Pekmez, büyüme çağındaki çocuklar, işçiler, sporcular, gebe ve emzikli anneler için eşsiz bir gıda maddesidir" dedi.

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Murat Akbaş, Online Sağlık'a yaptığı açıklamada, geleneksel Türk tatlılarından olan pekmezin, en çok üzümden üretildiğini, bunun yanı sıra Anadolu'nun bir çok yöresinde dut, incir, erik, şekerpancarı, karpuz, keçiboynuzu ve hurma gibi şeker içeriği yüksek meyvelerden de pekmez yapılabildiğini ifade etti.

Pekmezin, çok değerli bir besin maddesi olmasına karşın istenen düzeyde tüketilmediğinden yakınan Dr. Akbaş, şunları söyledi:
"Pekmez, içerdiği besin maddeleri bakımından çok önemli bir besin kaynağıdır. İnsan sağlığına birçok yararı olan pekmez, özellikle soğuk havalarda çok iyi bir enerji kaynağıdır. Pekmezde bulunan glikoz ve früktoz, birer monosakkarit olduğundan, sindirim sisteminde hemen emilmekte ve hemen metabolize edilerek enerjiye dönüşmektedir. Bundan dolayı, acil enerji ihtiyacı olanlar için gerekli ve fıtri bir gıda maddesidir."

Dr. Murat Akbaş, bebeklerin beslenmelerindeki en önemli gıda maddelerinden iki tanesinin protein ve karbonhidrat olduğuna dikkat çekerek, "Pekmez, içermiş olduğu şekerin tamamı monosakkarit olduğundan, bebek ve çocukların beslenmesinde çok önemli bir besin kaynağıdır. Bebeklik dönemi beyin gelişmesinin en önemli dönemi olup, bu dönemde beynin enerji ihtiyacı çok fazladır. Beyin, enerji kaynağı olarak glikozdan başka şeker kullanmadığı için de bebeğe yeterli glikoz verilmediği zaman beynin gelişmesinde duraklama ve yetersizlik olacaktır" diye konuştu.

Akbaş, 2 kaşık pekmezin, 2 mg demir, 80 mg kalsiyum ve 58 kilo kalori enerji içerdiğini de belirterek, "Pekmez, büyüme çağındaki çocuklar, işçiler, sporcular, gebe ve emzikli anneler için eşsiz bir gıda maddesidir. Sağlık açısından pek çok yararı olan pekmez, özellikle soğuk havalarda tüketilmelidir. 200 gram pekmez, kalori açısından 1150 gram süte, 300 gram ekmeğe veya 350 gram ete eşdeğerdir. Üzüm ve pekmezde bulunan demir, insan vücudunun kolaylıkla kullanabildiği 'artı 2' değerlikli demirdir" ifadelerini kullandı.

13 Şubat 2009 Cuma

DAVETLİSİNİZ !

Sayın Velilerimiz ve Değerli Halkımız;
24 Şubat günü sabah saat 09.00-12.00 arası FSM BULVARI ESENTEPE KAVŞAĞINDA ÇİÇEK IZGARA'DA okulumuzun geleneksel olarak düzenleyeceği kahvaltıya davetlisiniz.
NOT:Erkekler için ayrıca bölüm vardır.İsteyen katılabilir.

2 Şubat 2009 Pazartesi

Değerli Velilerimiz, Sevgili Öğrencilerim;
Şubat tatilimizin ilk haftası olanca hızıyla geçti.Zaman,çaydan daha süratli ve şimşekten daha hızlı geçmekte...Değerlendirmek ümidiyle vakitlerimiz geçer umarım.İşte bu vesileyle biz İlkgüneş İlköğretim Okulu olarak kurs programlarıyla tatilimizi maddi ve manevi ve etkinlikli değerlendirmek istedik.

*1.gün geride bile kaldı.Ders tekrarı yaptık.Kültürpark'a gittik ve biraz eğlendik.Dinlendik ve nefes aldık.

*Salı günü halı saha var.Kızlar spor salonundalar...

İyi Dersler ve İyi Günler............. HALİL KAHRIMAN 2009

Ağlamasın Bebek!